CeBIT fuarına katılacak olmanın heyecanıyla üniversiteden 3 arkadaş geceden yola koyuluyoruz İstanbul’a doğru. Daha önce CeBIT fuarına hiç katılmamışım. Katılmaya karar verme aşaması da ayrı bir hikaye de neyse… Otobüs yolculuğu esnasında sevgili iş arkadaşım Bilal hocanın özel hayatıma müdahalelerinden de bahsetmek istemiyorum. Ben istersem o LCD’yi kapatırım zaten! Neyse efendim sabah olmuş, firmanın servisini bekliyoruz, ilginç bir servis şoförü eşliğinde Beylikdüzü Tüyap Fuar alanına varıyoruz. -İstanbul’a gittiğinizde Ulusoy şehiriçi servislerini kullanırsanız sakın ola şoförle polemiğe girmeyin, gideceğiniz yeri de net olarak bilmeniz lazım, yoksa adam önünden geçiyor olsa bile sizi önceden indirir dolmuşa/taksiye bindirir (örneği yaşandı)- Fuar girişindeki tanıtım afişi aslında çok fazla şeyler beklemememiz gerektiğini anlatıyor gibi. Dikkatli bakarsanız garipliği fark edersiniz:

cebit

Önceki yıllara göre daha sönük bir havada geçtiğini iletiyor arkadaşlar. Yine de dev bir fuarla karşılaşıyorsunuz. En büyük eksik başından göze batıyor, Microsoft ve Apple. Ne merakla beklenen Windows 8 tanıtımı, ne de Mac cihazlarına dokunma hevesi, hepsi kursakta… Aslında Microsoft planda var gözüküyor, ama gösterilen yere gidiyoruz tekrar tekrar bakıyoruz halbuki başka firmalar var, nerden bilinir belki de gelmekten vazgeçti. Tüm fuarı gezmek, anlatabilmek elbette ki zaman ister ama Alanımızla ilgili konuşmak gerekirse Akıllı Tahtalar ve Tablet bilgisayarlar fuarın en gözde ürünleri. Malum projelerden kaynaklanan bir entegrasyon merakı söz konusu birçok firmada. Birbirinden çok da farklı özellikler içermeyen akıllı tahtalar üzerinde örnek sınıf ortamlarıyla beraber ders anlatan çakma Einstein tiplemeleri bile vardı. Kitaplar, testler vb. materyaller tablet bilgisayarlara aktarılmış, çözülmeyi bekliyor, artık projenin ilerleme süreci ve ihale sonuçlarına göre inşallah hadi bakalım. Biz bize yeteni aldıktan sonra hadi diyoruz biraz da İstanbul hasreti giderelim. Gerçi ben gideli 2 hafta olmuş amma hareme uğrayıp dönmüşüm, yetmez yani…

İstanbul işte, Beylikdüzünden taksime gelmek istiyorsun, üstelik haftaiçi mesai çıkış saatlerinde. Trafik, trafik, trafik… Belediye otobüslerinde geçen uzun süreler. Hatta arkadaşımızın içten bi “Allah çok şükür yarabbi” deyişi üzerine “öğrenci misiniz siz? nerde kalıyorsunuz yurda mı gidiyorsunuz” gibi garip bir sohbetin içine bile çekti bizi İstanbul. Artık belli kelimeler bile belli yerleri işaret eder gibi oldu. Söylemeye çekindik. Taksim, Eminönünde balık, minik tezgahlardan minik alışverişler derken karanlığın bastırması dönüşün de işaretçisi oluyor. Sessizce ayrılıyoruz İstanbul’dan, zaten yorgunuz. Heleki ben, mola yerinde uyanmadığım bir yolculuk hatırlamam, ama bu sefer uyanmamışım, demekki çok yorulmuşuz, çok da iyi uyumuşuz… Sabah ışıkları Ankara’ya vurmaya başladığında biz de arabamızı bıraktığımız yerden alıyor, evlere dağılıyoruz. Servis benim, herkesi bıraktım evime geldim. Kısa, verimli, bereketli ve de çok eğlenceli olan bu yolculuk sonrası emeği geçen kendime, sonrasında da iş arkadaşlarım, hocalarım, abilerim Bilal Atasoy ve Rıdvan Kağan Ağca’ya sonsuz teşekkürler…